Sizin Ekranınıza Göre Değiştirebilirsiniz: Orjinal Ayar 1024x768

Türkçesi Varken!

CENTER = MERKEZ
E-MAIL = ELMEK (E-POSTA)
CV = ÖZGEÇMİŞ
LİNK = BAĞLANTI
LAPTOP = DİZÜSTÜ BİLGİSAYAR
PERSPEKTİF = BAKIŞ AÇISI
BYE BYE = GÜLE GÜLE
ADİSYON = HESAP FİŞİ
DİZAYN = TASARIM
BODYGUARD = KORUMA
DEMO = TANITIM
SPİKER = SUNUCU
SHOWMEN = GÖSTERİ ADAMI
DİSKJOKEY = RADYO SUNUCUSU
MARKET = BAKKAL
SÜPER, HİPER. GROSS MARKET = MAĞAZA
DAMPİNG = UCUZLUK
SKORBOARD = SAYI TABLOSU
ABAKÜS = SAYIBONCUĞU
ABES = ANLAMSIZ, SAÇMA
ABLUKA = KUŞATMA
ADİ = SIRADAN, BAYAĞI
AGRESİF = SALDIRGAN
AHENK = UYUM
AKTİVİTE = ETKİNLİK
AKTİF = ETKİN, CANLI
AKTÜEL = GÜNCEL
ALTERNATİF = SEÇENEK
AMATÖR = DENEYİMSİZ
ANALİZ = ÇÖZÜMLEME
ANİMASYON = CANLANDIRMA
ANONS = DUYURU
ANORMAL = DENGESİZ, OLAĞANDIŞI
ANTİPATİ = SEVİMSİZLİK SOĞUKLUK
ASİSTAN = YARDIMCI
BANDAJ = SARGI, KAYIŞ
BANDROL = DENETİM PULU
BARİYER = ENGEL
BARİZ = AÇIK BELİRGİN
BİBLİYOGRAFİ = KAYNAKÇA
BİYOGRAFİ = YAŞAM ÖYKÜSÜ
BİZZAT = KENDİSİ
BLÖF = KANDİRMACA
BONKÖR = ELİ AÇIK
BOYKOT = DİRENİŞ
BUTON = DÜĞME
CALL CENTER = ÇAĞRI MERKEZİ
CAMİA = TOPLULUK
CENTER = MERKEZ
CENTİLMEN = İNCE, GÖRGÜLÜ
DATA = VERİ
DEKONT = HESAP BELGES
İDEMAGOJİ = HALK AVCILIĞI
DEMOGRAFİ = NÜFUS BİLİM
DEPRESYON = RUHSAL ÇÖKÜNTÜ
DEŞİFRE ETMEK = ÇÖZMEK, SÖKMEK
DETAY = AYRINTI
GRAMER = DİLBİLGİSİ
GRİL = IZGARA
HACİZ = EL KOYMA
HACKER = KIRICI
HALÜSİNASYON = VARSAYMA
HARİKULADE = EŞŞİZ,BENZERSİZ,OLAĞANÜSTÜ
HİPOTEZ = VARSAYIM
MANTALİTE = ANLAYIŞ
MATBAA = BASIMEVİ
MESAJ = İLETİ
MONTAJ = KURMA,KURGU
MUHASEBE = SAYMANLIK
FAKTÖR = ETKEN

İstiklal Marşı'ndan Gençliğe Mesajlar
Yaşar Çağbayır tarafından yazıldı   
Pazartesi, 30 Haziran 2008 21:15
İSTİKLÂL MARŞI’DAN GENÇLİĞE MESAJLARYaşar ÇAĞBAYIR

İstiklâl Marşı, Türkiye Cumhuriyetinin millî marşıdır. Türk milletinin sahiplendiği manevî değerlerinden biridir. Aynı zamanda devletimizin manevî şahsiyetini oluşturan ögelerden birisidir. Onun taşıdığı manevî değeri anlamak ve ona göre sahiplenmek her Türk vatandaşının borcudur.

Bir edebî eser ile onu meydana getiren kişi arasında büyük bir köprü mevcuttur. Eser sahibi, dünya görüşünü, manevî yapısını, ait olduğu toplumun problemlerine bakışını ve bakış açısını yine kendine has üslûbu ile ortaya koyar. Kısacası eser sahibi, eseri ile kendini görüntüye getirir.

İstiklâl Marşı da bir edebî eserdir. Öyle bir edebî eser ki onun iki sahibi var: Biri, onu kaleme alıp duygularını dile getiren, millî hasletlerini haykıran şair Mehmet Âkif; diğeri ise onun taşıdığı millî ruhu, millî duyguyu uygun bulup benimseyen, resmen kabullenen TBMM ve nihayet bu yüce kurulun asıl sahibi büyük Türk milleti… Bizce İstiklâl Marşı açıklanmaya başlanınca bu iki unsur yanında yazıldığı ve kabul edildiği devrin şartlarını da tanıtma lüzumu vardır.

Her edebî eser kendi çağı şartlarında değerlendirilirken onun akıp giden zaman içinde, günümüze ve geleceğe uzanan mesajları mutlaka olacaktır. O eseri ebedîleştiren olgulardan biri bu mesajların kıymeti, diğeri de bu mesajların yoğunluğudur.

İstiklâl Marşı, üçayağa oturmakta, birincisi: Türk Milleti. İkincisi Türk Millî Mücadelesi. Üçüncüsü de bu milletin bir ferdi olarak (Türk kültürü yoğrularak) Türk millî mücadelesi içinde varlığımızı haykıran ses (Mehmet Âkif Ersoy). Bu demektir ki İstiklâl Marşı’nı anlamak için önce Türk milletinin millî değerleri, sonra millî mücadele içindeki Türkiye’nin durumu, Türk milletinin bireylerinin çektiği acılar, bu acılara çılgın denilebilecek bir gayretle göğüs gerişleri tarih bilgileri ışığında değerlendirilmek zorundadır. Burada bu konuyu ayrıntıları ile ele almak mümkün değildir. Biz ancak konumuzu, zamanımız elverdiği ölçüde özetlemekle yetineceğiz. Ayrıca, bu mücadelenin askerî yönü hiç de küçümsenecek boyutta değildir. Yeri geldikçe bahsedeceğiz.

Her milletin millî kültürü, tarihin onlar için hazırladığı sürprizlerin cilveleri ile şekillenir. Bir millet, tarihte ne kadar faal rol almış ise o milletin fertleri de o kadar aktif ve dünya milletlerinin kaderine etkili olur.

Millî mücadelemiz, tarih sayfalarında yer alan ender ve ender olduğu kadar da ulvî ve büyük bir olaydır. Bu olayın ana kahramanı, Türk milletidir. Topraklarını korumak, istiklâlini sağlamak için benzersiz bir görev aşkı ile dolu olan ve dünyada hiçbir millette bulunmayacak kadar güven duyduğu ordusu ile birlikte millî mücadeleyi, alnını akıyla kazanan Türk milleti bu sırada bir de millî mücadele destanı kazanmıştır: İstiklâl Marşı.

İstiklâl Marşı, millî mücadeleyi, millî mücadele ruhunu ifade etmek kadar, belki de ondan daha fazla geleceğe ışık tutan bir millî kültür kaynağıdır. Onda Türk milletinin şanlı geçmişi kadar geleceğe uzanan mesajları da vardır.

Bizi İstiklâl Savaşına getiren bir dizi olaylar ve dış mihraklar bulunduğunu; bunların tarih ciltlerini dolduracak kadar çoktur.

Türk çocuğuna, Türk gencine, insanımıza bizi istiklâl savaşına zorlayan şartları ve mel’un elleri tanıtmadan, “bayraksız bir milletin” çektiği acıları, sıkıntıları; gördüğü zulümleri sergilemeden, bana göre, İstiklâl Marşı’nı tanıtmak yeterli olmayacaktır. Bu milletin millî duygusunu en güzel şekilde tazeleyebilecek, pekiştirecek edebî eserlerin en başında İstiklâl Marşı gelir. Unutulmamalıdır ki biz yurdumuzu ve milliyetimizi seçmek serbestliğine sahip değiliz. Türk’üz ve Türkiye bizim vatanımız…  Ama milletimizi sevmek ve onun gelişmesi için gayret etmek, çalışmak çabalamak bizim için bir şuur, bir irade ve köklü bir sevgi işidir.

İstiklâl Savaşı, TBMM’nin doğmasına; TBMM’nin açtığı yarışma İstiklâl Marşı’nın yazılmasına sebep olmuştur. Onlar üzerlerine düşen vazifeyi yaptılar. Bu değerlendirme çerçevesinde bize düşen görev de millî marşımızı vesile ederek onun ifade ettiği millî ruhu, millî duyguyu gençlerimize tanıtmak, benimsetmek olmalıdır, diye düşünüyorum.

MİLLÎ DEĞERLERİMİZ

Milletlerin, tarih boyunca geçirdikleri pek çok sarsıntılı anlardan bile hiç elden bırakmadıkları bir takım değerleri vardır. Türk milleti olarak bizim millî değerlerimiz, vatan sevgisi, bayrak, millî marş, istiklal, dinî inançlarımız, gelenek ve göreneklerimiz, yakın tarihimizde geçirmiş olduğumuz mücadeleler, devlet ve millet büyüklerimiz, tarihî kişiliklerimiz vb. sayılabilir.

Burada bizim üzerinde durmak istediğimiz millî değer; İstiklâl Marşı’dır. Ne zaman bir bayram yapsak, ne zaman bir millî heyecan duysak hemen İstiklâl Marşı söyleriz. Onu söylerken de heyecan duyarız. Yapılan milletlerarası karşılaşmalarda, sporcularımız birincilik kürsüsüne çıktıklarında İstiklâl Marşı’nın söylenişinin ne kadar gurur verdiğini hepiniz bilirsiniz. İstiklâl Marşı bizim millî gururumuzdur.

TÜRK MİLLÎ MÜCADELESİNİN DESTANI

İstiklâl Marşı, Türk İstiklâl mücadelesinin destanıdır. Bu mücadele millî mücadele, marş da millî marştır. Çünkü Anadolu’nun içinde ve dışında Türk’ten başka herkes onu boğmak, yok etmek,  tarihten silmek için uğraşırken o, canını dişine takarak hayat hakkı kazanma mücadelesi vermiştir. Bu mücadelenin kahramanı yalnızca Türklerdir; kimsenin zerrece payı yoktur, onun için Millî Mücadele bir abidedir. Bu abidenin temeli Türk kahramanlığı, bedeni ise kanı dökülen insanlar, düşmanın ezdiği kadın, yaşlı ve çocuk vücutları ile namusları kirletilen o masum Türk kızlarının feveranıdır. O abidenin kitabesi ise İstiklâl Marşı’dır.

Onun mısralarında, işgal sırasında yırtılan Türk bayraklarının figanı, düşman çizmeleriyle çiğnenen vatan topraklarının feryadı, namusu kirletilen Türk kadınının döktüğü yaşlar; öldürülen, yakılan, asılan, kesilen Türk evlâtlarının sızlayan yaralarının iniltisi vardır.

Türk Millî Marşı (İstiklâl Marşı)

23 Nisan 1920’de Ankara’da toplanan TBMM’nin Avrupa örneğinde bir millî marşı yoktu. Düşmanın bozguncu faaliyetleri karşısında milletin ve askerin maneviyatını yükseltmek, Millî Mücadele’nin lüzumunu anlatmak üzere TBMM tarafından seçilen “irşat heyeti” Anadolu’nun çeşitli bölgelerine dağılmışlardı. Bu heyetten bir grup Batı Cephesi Komutanı İsmet (İnönü) Paşa’ya gelerek “askerin millî ve manevî gücünü yükseltecek bir vatan veya istiklâl marşının yazılıp bestelenmesi” için ricada bulunmuşlardı. Böyle bir manevî ihtiyacın yanında yeni kurulmuş bir millî hükûmet olarak diğer devletlerle olan dostane münasebetler sırasında yapılan resmî törenlerde bir millî marş ihtiyacı hissedilir olmuştur. Bu sıralarda Mustafa Kemal (Atatürk)’in başkanlık ettiği bir sırada hükûmet görüşmelerinde İsmet (İnönü) Paşa, irşat heyeti üyelerinin kendisinden talep ettikleri millî marş konusunu gündeme getirdi. Görüşmeler sonunda “Bir millî marş yazılması ve bestelenmesi kararlaştırıldı.

Bu şartlarda Maarif Vekilliği (Millî Eğitim Bakanlığı)’nin bu işi üstlenmesine karar verildi. Bakanlık, Genel Kurmayın desteği ile Türk şairleri arasında bir güfte yarışması açacak; kazanan güfte de yine yarışma yoluyla bestelenecek ve hem şairine, hem de bestecisine beş yüzer lira ödül verilecekti.  Burada Meclisteki görüşmelerin ayrıntısına girmeyeceğim.

 

1. KIT’A

Korkma, sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak;Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak. O benim milletimin yıldızıdır, parlayacak;O benimdir, o benim milletimindir ancak. 

Yurdumun üstünde tütmekte olan en son ocak sönmeden, bu şafaklarda yüzen al sancak sönmez, korkma. 0, benim milletimin yıldızıdır, parlayacak. 0, ancak benimdir; o, benim milletimindir

Korkmak: Endişe etmek, şüphelenmek, tasalanmak. Bir olaydan veya bir durumdan endişe etmek; uyanıklığı ve tedbirli olma gibi olumlu bir duyguyu taşıma yanında işin olumsuzluklarını düşünerek karamsarlığa kapılmaya da sebep olabilir. Şair, “Türk bayrağının bir daha dalgalanmayacağını zannederek karamsarlığa kapılmayın, ümitsizliğe düşmeyin” anlamında “korkma” ifadesini kullanıyor. “Korkma!” diye hitap ettiği muhatabı “Türk milleti”dir. Türk milletine sesleniyor. Nida sanatı yapmıştır.

Sönmek: Işık saçan bir şeyin ışığının kesilmesi; yanan bir nesnenin alevinin yok olması, bitmesi, tükenmesi. Mecazen (bayrak için) dalgalanmamak, Türk milletini temsil edemeyecek duruma düşmek, gönderden indirilip düşman tarafından ayaklar altına alınması ki, yurdun bütünüyle düşman eline geçmesi anlamına kullanılmıştır.

Şafaklar: Sabahleyin tan ağarırken doğu ufkunda görülen kırmızılıklar. (Mec.) Batı ufkunda güneş battıktan sonra görülen akşam kızıllığı. Biraz sonra kızıllık biter ve yerini karanlık alır. Şafaklar kelimesiyle şair, Türkiye’nin göklerini kastetmektedir. Çünkü doğudan batıya doğru şafak vakti her yerde aynı zamanda vuku bulmaz. Doğudaki topraklarımızda, ufuk renginin kızıllığı hemen hemen bir saat kadar önce olur. Daha sonra batıya doğru yavaş yavaş, bir baştan bir başa ufuk kızıllığı ve arkasından gece karanlığı batı sınırlarımıza kadar ulaşır. Böylece ufuktaki kızıllık yurdumuzda doğudan batıya uzamış olur. Onun için şair “şafaklar” ifadesini kullanmış, yurdumuz üzerinde sonsuz sayıda şafak bulunduğunu anlatmak istemiştir. Parça söylenmek suretiyle bütün kastedilmiş, mecazı mürsel sanatı yapılmıştır.

Yüzmek: Su ve gaz gibi akışkanların içinde veya üzerinde bir cismin batmadan dengede kalmak, hareket etmek. (Mecaz) Dalgalanmak...

Al sancak: (Mecaz) Türk bayrağı. Önceki konularda Türk bayrağı, sancağı ve tuğları hakkında bilgi verildi. Türk devletinin, Türk milletinin hâkimiyet ve temsil belgesi olduğu belirtildi. Renginden dolayı “al” sıfatı ile beraber kullanıldığı da açıklanmıştı. Asıl saltanat sancağı olan ak alem’in rengi beyaz, hakanlık sembolü olan sancağın rengi al, savaş bayraklarının renginin ise kızıl olduğunu bir daha hatırlatarak, bugünkü Türk bayrağının al renginin geçmişe dayandığını belirtelim.

Ocak: Bir ailenin öteden beri yaşadığı ev, bark demektir. Türk toplumunun temelini teşkil eden ailenin barındığı yerdir. Baba ocağı, barınma ve korunma; ana kucağı ise sevginin hayat bulduğu mekânlardır. Bu sebeple ocak ataya hürmetin, kucak ise anaya hürmetin sembolü olmuştur. Ocak, fert olarak hayatın, canlılığın ve toplum olarak varlığın temsil bulduğu yerlerdir. Aile orada barındığı gibi orada çoğalır; dünyaya gözünü açan yeni nesli orada yetişir, terbiye görür, toplum içine karışacak özelliğe gelir. Kısacası ocak, ailenin cari damarıdır. Parça (ocak) söylenmek suretiyle bütünü (ev) kastedilmiş, mecazı mürsel sanatı yapılmıştır.

Ocağı tütmek: (Deyim) Yaşamak; ailenin devam etmesi, soyun sürdürülmesi, hayatiyetin var olması.

Ocağı sönmek: (Deyim) Yaşamamak; ailenin devam etmemesi, soyun kesilmesi, son bulması; soyu tükenmek. Berbat ve perişan olmak; yıkılmak, dağılmak.

En son ocağın sönmesi: Bütün ailelerin yok olması; hiçbir Türk ferdinin kalmaması. Bayrağın sönmemesi (dalgalanması) için en son ocağın da sönmemesi gibi güzel bir sebep bulunmuştur (hüsn-i talil).

Yurdun üstü: Türkiye topraklarının üzeri, gökleri.

Yıldızı parlamak: Başarlı olmak, talihi yardımcı olmak. (Mecaz) Üzerinde yıldız şekli bulunan Türk bayrağının hürriyet sembolü olarak dalgalanmaya devam etmesi.

Yıldızı olmak: Üzerinde yıldız resmi bulunan bayrağa sahip olmak. (Mecaz) Bahtı açık, talihli, şanslı olmak.

*

“O”, denilen şey Türk bayrağıdır. Başka bir kimseye ait değildir. Başka milletlerin bayrağı olsa belki sönebilir, dalgalanmayabilir. Ama Türk bayrağı olduğu için Türkler onu sonsuza kadar hürriyet sembolü olarak dalgalandıracaklardır. Bin yıl önce kanımız ve canımız pahasına elde ettiğimiz Anadolu’nun, güzel yurdumuzun düşmanlar tarafından işgal edilmesi, Yunan ordularının Sakarya boylarına kadar yakıp yıkarak, asıp keserek, zulüm ve işkence yaparak ilerlemesi vatanseverlerde birtakım endişeler uyandırmıştı: “Acaba, bu son Türk yurdu da düşmanların eline geçecek, böylece Türklük ve onun temsil ettiği İslâmiyet yok mu edilecekti. Türklüğün sonu mu gelmiş, İslâmiyet yeryüzünden silinecek mi idi?” İşte sağduyu sahibi Türk evlâdının endişesi bu idi. Yüreklerde bir korku vardı. Ancak bu, her şeyin bittiği, hiçbir çarenin kalmadığı anlamında teslimiyetin korkusu değildi. Yüreksizlik, umutsuzluk, çaresizlik değildi. “Acaba” anlamında bir endişe edişti. “Korkmak” kelimesinin bir anlamı da “endişe etmek”tir. Türk milletine umut aşılamak ve manevî güç telkin etmek için şair, İstiklâl Marşı’na “Korkma!” nidasıyla başlıyor.[1] Biliyordu ki Türk milletinin ruhundaki iman gücünü “umutsuzluk” dışında hiçbir kudret ve kuvvet yenemeyecektir. En büyük tehlike, umutsuzluğa düşmektir.

Ye’sin sonu yoktur, ona bir kerre düşersenHüsrana düşersin, çıkamazsın ebediyyen!

diyen şair, “umutsuzluğu, imansızlık” sayar:

“Ye’se düşmeyecek zerrece imanı olan.”

Bu mısra bize şu ilâhî emri hatırlatıyor: “Allah’ın rahmetinden umudunuzu kesmeyiniz; doğrusu kâfirlerden başkası Allah’ın rahmetinden umudunu kesmez.”[2]  O “rahmet” ki Allah’ın keremidir; bu kavramda insanoğlu için her türlü iyilik, ihsan, dirlik, düzen namına ne akla gelebilirse hepsi vardır. Yahya Kemal de aynı duygularla “Türk milletinin kurtuluşuna dair olan inancı” şöyle dile getirir:

Vatanda korkulu ru’ya içindeyiz, gerçek.Fakat bu çok sürmez, mutlaka şafak sökecek.

Ateş ve kanla siler, bir gün ordumuz lekeyi, Bu, insanoğluna bir şeyn olan, Mütareke’yi, Geleceği karanlık görerek umutsuzluk içinde bir şey yapmadan beklemek en büyük felkettir.

Âtîyi karanlık görerek azmi bırakmak... Alçak bir ölüm varsa, emînim, budur ancak. “İş bitti.. Sebâtın sonu yoktur!” deme, yılma. Ey millet-i merhume, sakın ye’se kapılma.

“Korkma!” hitabının arkasından, bu asil endişeyi, bu asil davranışı bertaraf edici hükmünü söylüyor: “Hürriyetimizi ve istiklâlimizi temsil eden Türk bayrağı, yaşayan tek bir Türk kaldıkça dalgalanmasına devam edecektir.” Al sancak, renginden dolayı Türk bayrağına verilen bir başka isimdir. Bayrak/Sancak konusunda bu hususu açıklamıştık. Yine de hatırlatmakta yarar var, al renk Türklerce kutsal sayılmıştır. Bunun yedi-sekiz bin yıllık bir geçmişi vardır.[3]

Al sancağın şafaklarda yüzmesi ise onun gökyüzünde dalgalanması, demektir. Şafak, burada, akşamüzeri batı ufkunda beliren kızıllığın adıdır. Bu kızıllık, karanlık basınca kaybolur, söner, yok olur. Herkesin pek tabii olarak bildiği gibi bu kızıllık geçicidir. Akşam kızıllığının geçici olduğu, arkasından bir karanlığın geleceği herkesçe bilinmektedir. Bu sebeple yukarıda belirtilen endişe ve bu geçici akşam kızıllığı arasında bir münasebet kuruluyor. Yurdumuzun üstünde dalgalanan bayrağımız, düşman işgali ile akşam kızıllığı gibi kısa bir zaman sonra yok olup gidecek mi? İşte Türk milletinin endişesi budur. Şair, Türk milletinin, varlığının ve istiklâlinin tek timsali olan bayrağının akşam kızıllığı gibi kısa zaman sonra ufukta silinip yok olacağını sanmamasını, bu yüzden endişe duymamasını istiyor. Umutsuzluğa kapılmak yersizdir.

 “Sönmez” ve “al sancak” kelimelerinden hareketle bir başka benzetmenin de çağrıştırıldığınıı ifade edebiliriz. Al, alev rengidir. Alev, yanan bir ateş’te bulunur. Yanan bir ocakta görülür. Ateş, alevi besleyen bir unsur, alev ise ateşin varlığının delilidir. Alev kaybolursa, yani sönerse ateş de sönmüş demektir. Bayrağımız, hem rengiyle hem de varlığıyla yurdumuzdaki ocakların yanmakta olduğunu belirten aleve benzetiliyor. Çünkü, “ocağı yanmak” soyun devamı, “ocağı sönmek” ise soyun kesilmesi, yok olması, aile hayatının sona ermesi demektir. Ocak kutsaldır, çünkü soyun devamı orada mümkündür. Baba ocağının tütmesi, ailenin var olduğunun delilidir. Toplumun temelini ise bu ocakta toplanan aile teşkil eder. Çocukların doğduğu, büyüdüğü, ilk adımını attığı; içine katılacağı milletin dilini öğrendiği; kısacısı insan olarak ortaya çıktığı yer ailedir, baba ocağıdır. “Yurt üzerinde tüten ocakların en sonuncusunun sönmesi”, o yurtta hiçbir ailenin, hiçbir ferdin, hiçbir erkeğin kalmadığı anlamına gelir. Bu ise milletin yeryüzünden silinmesi, tarihe karışması demektir. Bu benzetmeden de hareket edersek; yine bütün Türkler yok edilmedikçe Türk bayrağının gökte dalgalanmaya devam edeceği ifade edilmektedir. Kısacası, bir tek Türk sağ oldukça bu bayrağının dalgalanması için mücadele edecek, hürriyetini korumaya çalışacaktır.

Türk milleti, “al bayrağın kendisinin hür ve bağımsız bir vatana sahip oluşunun timsali olduğunu” bilir. Onun göklerde dalgalanması için canı ile malı ile çalışır. Bu aynı zamanda kendi hürriyeti için kendini feda etmek demektir. Bu duyguyu 1920 yılında Mustafa Kemal, şu sözleriyle dile getiriyor:

“Düşman, adım adım her tarafı işgal ederek Ankara’ya kadar gelecek olursa, ben bir elime silahımı, bir elime de Türk bayrağını alıp Elmadağı’na çıkacağım. Burada tek başıma son kurşunuma kadar düşmanla çarpışacağım. Sonra da bu mukaddes bayrağı göğsüme sarıp şehit olacağım. Bu bayrak kanımı sindire sindire emerken, ben de milletim uğrana hayata veda edeceğim. Huzurunuzda buna ant içiyorum.”

Bayrağımızın renginin al olması yanında onun üzerindeki işaretler de birer semboldür. Bu sembollerden birisi ‘yıldız”dır. Bu yıldız, Türk milletinin yıldızıdır, çünkü Türk bayrağının üzerindedir. “Yıldızı parlamak” da işlerin düzeninde gitmesi, yolunda olması anlamına gelir. Türk evlâdının kendi bayrağını dalgalandırmak için hayatını bile feda edebileceğini bilen şair, bunu Türk milletinin bir şansı olarak nitelendiriyor. “Bu bayrak benimdir, benim milletimindir” ifadesiyle de Türklerin en kıymetli varlığı olduğunu belirtmiştir. Türkler onun kıymetini iyi bilir; onu, dolayısı ile kendi hürriyetini korumak için her fedakârlığı göze alır.

Şafak kaybolup karanlık bastırınca gökyüzünde yalnızca yıldızlar ve bazen de ay görülür. O bayrağın yok olacağından endişe etmek yersizdir. Al rengi, yurdumuz düşmanlar tarafından işgal edildiği için kararmış ise -Bursa’nın işgali üzerine TBMM kürsüsüne serilen siyah bayraklar da kastediliyor olabilir- bundan endişe etmemek gerekir. Akşam kızıllığı kaybolmuş, ortalık kararmışsa yıldızlar gökyüzünü kaplar ve gerektiğinde insanlara yolculara, kervanlara yol gösterirler. Bizim bayrağımız da renginin dışında üzerindeki ay ve yıldız ile biz Türklere hürriyet ve istik1âl yolunu göstermeye devam edecektir. Onda var olan şekillerden birisi yıldız olduğu için, şafaktan sonra çöken karanlık içinde beliren yıldızlar gibi bizim bayrağımız, yurdumuzun her tarafı işgal edilse bile bize bir yıldız olarak manevî destek olacaktır. Bize hürriyet ve istiklâlin yolunu gösterecektir. İşgal edilen yerlerdeki vatanseverler mücadele için çare arayıp bulmuşlardır. İşte bu da şanslı olmak, yıldızı parlamak değil midir?

Yurdumuzun işgali ile gökyüzünün bulutlu olması, karanlık olması gibi bir benzetme kurulmuştur da. Gökyüzü bulutlu olduğu zamanlar, geceleyin yıldızlar görülmez. İşgal edilen yerlerde bayrağımız da dalgalanmamaktadır Yani yıldızımız görülmemektedir. Bulutlu günlerin geçici olduğu malumdur. Yerini açık ve yıldızlı, berrak gecelere bırakır. Şimdiki düşman işgali de geçicidir. Yakında düşman vatandan kovulacak, yine bayrağımız dalgalanacaktır, yani yıldızımız berrak gecelerdeki gibi parlayacaktır. Dolayısıyla karamsar olmaya umutsuzluk içinde bunalmaya gerek yoktur. Türk milleti için kurtuluş günü mutlak vardır.

Bu kıtada belirtilen ana düşünce Türk milletinin ölmezliği[4] hürriyet ve istiklâline bağlılığıdır. Bir başka deyişle “Devlet-i ebed müddet” fikrinin ifadesidir.

Ey Türk milleti, endişe etmene, korkmana gerek yoktur; düşmanlar yurdumuzun semalarında dalgalanan al bayrağımızı indirip yerine kendi bayraklarını çekmeye muvaffak olamayacaklardır. Yani hür ve müstakil yaşamamızın sembolü olan bayrağımız, en son Türk eri şehit oluncaya kadar dalgalanmaya devam edecektir. Milletimizin bütün fertleri yok edilmedikçe yurdumuzun düşmanlar tarafından işgal edilmesi mümkün değildir. O ay yıldızlı al bayrak, benim milletim olan Türklerin sonsuza kadar parlayacak bir yıldızıdır. Çünkü o, bana ait bir bayraktır, sadece Türk milletinindir. İstiklâl ve hürriyetine düşkün olan Türk milleti onu sonsuza kadar korumasını bilecektir. İngilizlerin desteğinde Anadolu içlerine kadar ilerlemiş olsa bile Yunanlılar, Türk milletini esir edemeyeceklerdir. Türk bayrağını tamamıyla yurt sathından kaldıramayacaklardır.

2.KIT’A

Çatma, kurban olayım, çehreni ey nazlı hilâl!Kahraman ırkıma bir gül... Ne bu şiddet, bu celâl?Sana olmaz dökülen kanlarımız sonra helâl;Hakkıdır, Hakk’a tapan, milletimin istiklâl.Ey nazlı hilâl! Kurban olayım, kahraman ırkıma çehreni çatma; bir kerecik olsun gül. Bu şiddet, bu celal nedir? Sonra, dökülen kanlarımız sana hel6l olmaz. İstiklâl, Hakk’a tapan milletimin hakkıdır.

“Kurban olayım” ara cümledir. Bu sebeple önce mısraın diğer kelimelerini değerlendirmek gerekmektedir.

Çehre: Yüz, surat.

Çatmak: Odun, sopa, tüfek gibi şeylerin üst uçlarını bir araya getirip bağlamak, dayamak. Mecazen (yüze, kaşa) sert bir ifade vermek.

Çehresini çatmak: Kaşlarını birbirine yaklaştırarak sinirlendiğini, kızdığını, dargın olduğunu karşısındakine belli etmek. Surat asmak, kaşlarını çatmak kelimeleri de aynı anlama gelen deyimlerdir. Bayrak Türk milletine küskündür. Çünkü düşman, batıdan itibaren Anadolu’yu işgal etmiş, doğudan, güneyden her taraftan saldırıya geçmiş. Yurda girdiği yerlerde hürriyetimizin sembolü olan Türk bayrağını indirmiş, yerine kendi bayraklarını asmışlardır.

Maraş’ta bir Ermeni kızının Fransız askerî valisi Andrea’ya, şerefine verilen bir ziyafette “Türk bayrağının dalgalandığı bir yerde kendisi ile dans edemeyeceğini” söylemesi üzerine ertesi gün Maraş kalesinden Türk bayrağı indirildi, yerine Fransız bayrağı asıldı. Buradaki ifade sadece bu olayla ilgili değildir. Bu olay tipik örneklerden bir tanesidir.

Fransızların elinde bulunan Batı Anadolu demir yollarında Rumlar görev yapıyordu. Bunlar tren yolu boyunca Yunan bayraklarını asmışlardı. Bu durumu Yunanlılar batı devletlerine karşı propaganda aracı olarak kullanıyorlardı. Bu bölgeler halkının Yunan işgalini arzuladıkları görünümünü vermek istiyorlardı. Böylece Yunan işgali, kamuoyuna karşı haklı gösteriliyordu.

İşgal kuvvetleri komutanı olan İngiliz generali Sarayburnu’nda, yere serdiği Türk bayrağı üzerinden geçit resmi yaptırarak Türk bayrağına ve dolayısı ile temsil ettiği Türk milletine hakaret etmiştir.

23 Mayıs 1919 günü, İstanbul’da iki yerde Sultanahmet ve Fatih Camii meydanlarında yapılan İzmir’in işgalini protesto mitinglerinde üzeri yazılı siyah bayraklar taşınmıştı.

Bu tür olaylara işaret edilerek Mehmet Âkif tarafından bayrağın üzgün ve Türk milletine küskün olduğu ifade edilmektedir. Türk bayrağı maruz kaldığı bu hakaretler ve alçaltmalar sebebiyle üzgündür, kaşları çatılmıştır. Bayrağımızdaki hilâlin iki ucunun yeni ayda olduğu gibi açık değil de bir birine yaklaşmış hâlde bulunması güzel bir sebeple açıklanıyor; hüsn-i talil sanatı yapılıyor. Aynı zamanda bir teşhis sanatı da yapılmıştır: Bayrak bir insan gibi öfkelenmiştir.

Kurban: Yüce Allah’a yakınlaşmak amacıyla koyun, keçi, sığır, deveden özel günlerde kesilen hayvan. Sayısız nimetlerine karşı Allah’a şükretmek, geçen bir yıl içinde hayatta kalınışa şükretmek, günahlarının bağışlanmasını dilemek için kesilir. Hem kesen aile hem de çevresi bir rahata, bir genişliğe kavuşturulur. Kurban kesen kişi maddeten sahip olduğu bir hayvanı keserek Allah’a yakınlaşırken kesilen hayvan da Allah yolunda canından olmaktadır. Kısacası müminin kazanacağı sevap kurbanın canına mal olmaktadır.

Kurban olmak: Canını feda etmek, çok yalvarmak. Türk bayrağının dalgalanması için şehitler verilmektedir. Bu şehitler vatanı, devleti ve milleti için canlarını verirken bir başka şekilde söylemek gerekirse bayrağa kurban olmaktadırlar.

Nazlı: Kendini ağır satan, üstüne titrenilen, özen isteyen, nazik.

Hilâl: Yeni ay, Ay’ın batı ufkunda ilk göründüğü andaki hâli, Türk bayrağındaki sembollerden birisidir. Bayraktaki hilâ1in geçmişi Göktürklere kadar uzanır. Çinliler, Göktürklerin “ayçığı altın” (hilâli altın) bayraklarından da bahsederler. Ancak Türkler Müslüman olduktan sonra “hilâl”i aynı zamanda dinî bir sembol hâline getirmişlerdir. Hatta minarelerin ucuna, minber başlarına alem olarak yerleştirmişler; mezar taşlarına kazımışlardır. Müslümanların ibadet takvimlerinin düzenlenmesinde yeni ayın başlangıcına, batı ufkunda görülen hilâl esas alınır. Kamerî aylar bu hilâle göre düzenlenir. Böyle bir meşgale ile Türklerin İslamiyet’ten önceki hayatlarından getirdikleri bayrak alemi arasında bir yakınlık ve özdeşleşme doğmuş; hilâl Müslümanlığın sembolü olmuştur. Bu sembole bir de kutsallık katılmıştır. Şöyle ki, “Allah, hilâl, lâle” kelimeleri Arapçada aynı harflerle yazılır ve ebced hesabı ile değerleri de aynıdır. Bu kelimeleri meydana getiren harflerden Elif= 1, Lâm= 30, He= 5 değerindedir ve Lâm iki adettir. Toplandığında 66 eder. Bu sebeple Türkler “Allah” lafzını yazmayı uygun görmedikleri mekânlara hilâl veya lâleyi sembol olarak almışlardır. (Mecaz) Bayrak. Parça bütün ilişkisi içinde bulunmaktadır. Yani hilâl söylenerek bütünü olan bayrak kastedilmiştir. Mecazı mürsel sanatı yapılmıştır.

Kahraman: Gücünü korkusuzca ortaya koyan kimse; cesur, yiğit, bahadır, alp.

Milletin hayatı ve geleceği tehlikeye girdiği zamanlarda yapılan mücadele ve savaşlarda büyük yararlıklar göstermiş, millete olağanüstü hizmetlerde bulunmuş insanlara kahraman denir. Üç bin yıllık tarihimizde siyasi varlığımızı sağlayabilmişsek bu, kahramanlar çıkaran bir millet olmamız sayesindedir.[5] Bu kahramanlar ölümden korkmazlar, çünkü girdikleri çatışmada, kaderde varsa, şehit olacaklarına, alın yazısı denilen Allah’ın takdirine inanmışlardır. Zaten bu mücadelelerin, yani kahramanlığı ortaya koymaya vesile olan şeyin Allah rızası için olduğunu bilirler. Tıpkı Yunus Emre’nin;

“Ölümden ne korkarsın,

Korkma, ebedi varsın!”[6]

uyarısına tabi, öğüdüne layık olmaya çalışırlar. İslamiyet öncesi Türk hayatının alpları, İslamiyet sonrası Türk topluluklarının alperenleridir. Onlar, Anadolu’nun fethi sırasında sınır muhafızlığı, uç beyliği görevlerini üstlenmişlerdir. Dinî duygu ve davranışlarla kahramanlığı yan yana yürütüyorlardı. O sıralar, Anadolu’da dinî inançlar tasavvuf anlayışı içinde yayılıp gelişiyordu. İslam’ın Cihad (=Allah yolunda savaş) fikri, Türk’ün mücadeleci ruhunun şekillendiği alp kavramı ile birleşerek Allah yolunda mücadele eden gazi-derviş tipini geliştirmiştir. İşte hem kılıç, hem de dergâh ehli olan bu mücadele ruhuna sahip gazi dervişlere alpererı deniliyordu. Gazaları dilden dile dolaşarak kendileri evliya mertebesine yükseltilen alperenlerden bazıları şunlardır: Geyikli Baba, Abdal Musa, Abdal Murat, Karaca Ahmet.

Kahramanlığın manevî ölçüsü, milletin menfaati uğrunda gösterilen fedakârlığın derecesine göre takdir edilir. Milletin istiklâlini tehdit eden bir savaşta, hatta herhangi bir alanda milletin büyük menfaati uğruna kendisini feda eden veya fedaya hazırlanan kişiye ise millî kahraman denir.

Irk: Aralarında kan bağı bulunan insanlardan meydana gelmiş topluluk; aynı soydan gelen insan topluluğu. (Mecaz) Millet, kavim, budun.

Gülmek: (Burada) sevinç ve neşe içinde bulunmak. Çehre çatmakla zıt anlamda. Aynı şekilde şiddet ve celâl kelimeleri ile de zıt anlamda bir davranış göstermektir.

Şair nida sanatı yapmıştır. (Ey nazlı hilâl çehreni çatma, kahraman ırkıma bir kerecik gül!) Aynı şekilde (ne bu şiddet?) ve (ne bu celal?) ifadelerinde de nida ve istifham sanatı vardır. Yöneltilen sorular yüksek perdeden söylenmektedir. Haykırma, bağırma vardır.

Şiddet: Sertlik; hırçın, haşin ve öfkeli olma ifadesi.

Celâl: Hiddet, öfke; çok öfkelenme, çok kızgın olma, yücelik. Uğradığı hakaret ve aşağılamalar dolayısı ile Türk bayrağı, kendi ülkesinde maruz kaldığı acıyı celâllenmek gibi Türk milletine has yüce bir davranışla karşılamaktadır.

Hırçınlık ve çok kızgınlığın sebebinin ne olduğunu sorarken “böyle bir olumsuz davranışa gerek olmadığını” ifade etmek istiyor.

Gülmek ve şiddet, celâl kelimeleri arasında tezat sanatı vardır. Yine aynı şekilde gülmek kelimesi ile çehreyi çatmak arasında da tezat sanatı vardır. Kurban olmak deyiminde de mübalağa sanatı vardır.

Dökülen kanlar kelimesinin kan dökmek deyimi ile ilgisi vardır: Savaşmak savaşta düşmanı öldürmek veya yaralamak anlamını taşır. Kanı dökülmek ise düşmana karşı yurdunu korumak amacıyla savaşırken şehit olmak veya yaralanmak demektir. Dökülen kanlar da bu uğurda şehit veya gazi olmak demektir. Dolayısı ile şair, Türk yurdunun korunması için sayısızca şehit ve yaralı gazinin var olduğunu ifade etmek için bu sözü kullanmıştır.

Helâl: Dinimizce yapılması, kullanılması uygun görülen, izin verilen fiillerdir. Yapıldığı veya kullanıldığı için herhangi bir ayıplama söz konusu değildir.

Helâl olmak: Bu deyimin de helal etmek deyimiyle ilgisi vardır. Bir şeyi başka birisine içten gelerek bağışlamak, bahse konu hak ile ilgili olarak hiçbir alacağının kalmadığını ifade etmektir. Bir de “Hakkını helâl etmek” veya “helâlleşmek” deyimleri vardır. Bir alacağını veya emeğinin karşılığını tamamıyla bağışlamak, kendi yönünden bağışlamak demektir. Bir iş için verilen karşılığın hak edildiğini ifade için helal olsun deriz. Helâl olmaması ise içten gelerek bağışlamamak, daha alacağının, hakkının bulunduğunu ifade etmektir.

Bayrak için, bayrağın hür ve müstakil olarak dalgalanması için Türk milleti canını vermekte, kanını dökmektedir. Buna karşılık bayrak kırgın ve küskündür, öfkelidir. Türk milletine öfke duymaktadır. Böyle giderse Türk milleti döktüğü kanları bayrağına içtenlikle bağışlamayacaktır. Burada bayrağa hitap edilerek Allah’tan bir niyazda bulunma hissedilmektedir.

Hak: Bir iş, emek karşılığı verilen para, ücret; bir kimseye ait olan şey. Bir kimsenin emeği veya maddî bir katkısı dolayısı ile sahip olma yetkisi. Kişinin sahip olduğu ve korumak yetkisini elinde bulundurduğu bir iradedir. Mutlak haklar olduğu gibi sonradan kazanılan haklar da vardır. Yaşama hakkı, mutlak haklardandır. Hürriyet (kişi ve konut dokunulmazlığı, özel hayatın gizliliği, dinî inanç ve vicdan hürriyeti, haberleşme, yerleşme ve seyahat hürriyeti, düşünce ve ifade hürriyeti, ilmî araştırma ve inceleme, sanat eseri meydana getirme) denilince, bu hakkın serbestçe kullanılabilmesi akla gelir.

Hakkı olmak: Emeği veya hakkı dolayısı ile alacağı bulunmak, böyle bir durum dolayısı ile sahiplenme gereği. Hakkın vecibesi, yerine getirilmesinin zorunluluğudur. Eğer bir olayda hak varsa, o hakkın sahibine mutlak teslimi gerekir. Bunun aksi adaletsizliktir. Adaletsizlik ise en büyük zulümdür. Hakların gözetilmediği yerde zulüm vardır. Bu sebeple düşman tarafından işgal edilmiş bir İslam diyarında haktan değil, zulümden söz edilebilir. Çünkü onların hak gözetmek gibi bir gayretleri yoktur. Onların hak ile ifade ettikleri şey işgaldir.

Hak: Allah. Gerçek varlık, mutlak varlık. Allah’ın varlığı ve bu varlığının zorunluluğu, gerçekliği ve sürekliliğini ifade eden kelime. Her türlü değişimden, yok olma veya kötülükten münezzeh (arınmış) oluşunu bildiren isimdir. Diğer varlıklar geçici ve değişicidir. Hakk’ın zıddı batıldır. Hak tek, batıl çoktur, çokluktur. Allah bir şey nasıl gerekiyorsa öyle yapar; yaptığı şeyin hikmeti kendindendir. Olan şeyler, zaman ve zemin bakımından kendi iradesine uygundur.

“İşte gerçek Rabbiniz Allah budur...”[7]

“De ki: Koştuğunuz ortaklardan gerçeğe eriştiren var mıdır? De ki: Ama Allah gerçeğe eriştirir. Öyleyse gerçeğe eriştiren mi, yoksa, birisi götürmezse gidemeyen mi uyulmağa daha lâyıktır?”[8]

Tapmak: Kulluk etmek, bağlılık göstermek.

İstiklâl: Bağımsızlık, hür olma; devlet ve milletlerin kendi iç yönetimini kendisinin düzenleyebilmesi; müstakil olmak. Bir devletin kendi iç işlerini hiçbir dış baskı olmaksızın düzenlemesi ve uygulaması demektir. İstiklâl kelimesinin hürriyet ile ilişkisi vardır. Ancak hürriyet bireylerle, kişilerle ilgilidir. Fakat, istiklâli olmayan bir devletin vatandaşlarının hür olması mümkün değildir. Kısacası istiklâl devletlerle ilgili bir hürriyet kavramıdır. Son iki yüz yıl içinde batıda ilim ve teknikte elde edilen gelişmeler sonucunda hem maddî hem kültürel yönden üstün millet ve devletler ortaya çıkmıştır. Eskiden düveli muazzama denilen bu devletlere günümüzde süper güçler adı verilmektedir. Kendilerini güçlü hissetmeye başladıkları andan itibaren kendilerine göre zayıf olan milletleri tahakkümleri altına alma, sömürge edinme yollarına başvurmuşlardır. İşte güçlü olan devletlerin bu tür davranışları karşısında onların egemenliğinden kurtulmak için bir takım tepkiler doğmuştur ki biz buna istiklâl savaşları diyoruz. İstiklâl savaşları bir milletin istiklâlini elde etmek için verdiği mücadeledir. Bu mücadele toptan olduğu zaman millî mücadele adını alır. Kısacası bir millet sömürgecilikten veya yabancı devlet işgalinden kurutulabilmek için önce millî mücadeleye başlayacak ve istiklâl savaşı yapacaktır. Buradaki savaş sadece silahlı savaştır. Ancak daha sonra ise asıl kültürel alanda kendi millî benliğini bulmak için kültürel mücadeleye girişmek zorundadır. Bu mücadele silahlı olandan daha zordur. Silahlı mücadelenin sonucu, milletin birlik ve beraberliği, kahramanlığı ve düşmanı olan istilacı gücün şartları genelinde gözle görülür, kısmen de kısa sürebilir. Ancak kültürel alanda olan millî mücadele, daha köklü ve uzun bir uğraşmayı gerektirir. Pek çok milletler, silahlı mücadeleyi kazandıkları hâlde, kültürel mücadeleyi kazanamadıkları için tam istiklâllerine kavuşamamışlardır.

Bayrağımızın üzerinde bulunan üçüncü sembol ise “hilâl”dir. Hilâl, Ay’ın yeni ay devresindeki görünümüdür. Büyük bir kısmı Dünya’nın gölgesinde kaldığı için sadece Dünya’nın gölgesinin dış yuvarlağı ile Ay’ın kendi dış yuvarlağının bizim tarafımızda bulunan kesiminin aydınlık alanı görülür. Bu da iki dairenin kesişimi ile oluşan bir geometrik şekil hilâldir. Kameri (ay) takvime göre, on iki Arabî ayın ilk günü görülmeye başlar. Bu sebeple bayrağımızdaki hilâl, yeniden doğuş, başlangıç anlamlarını ifade eder. Klâsik edebiyatımızda şairler sevgililerinin kaşlarını “hilâl”e benzetirler. O sevgili ki kendisini sevene hiç yüz vermez, hilâl kaşlarını çatmış; bilinmeyen bir sebepten ötürü şaire kırgın ve kızgındır. Veya bir özelliği de, sevenlere eziyet etmek olan o sevgili kaşlarını çatarak şairi üzer. Şair sevdiği için ne yaparsa yapsın onu bir türlü memnun edemez. Eski edebiyatımızda hilâl ve çatık kaş bu tür davranışları dile getirmek için kullanılır. Mehmet Âkif’in ifadesine göre biz bayrağımız için ne yaparsak yapalım o yine kaşını çatacaktır. Onu memnun etmek mümkün değildir. Türk bayrağı kendisini sevenlerden, yani Türk milletinden fedakârlık beklemektedir. Kendisi için yapılan fedakârlık daha onu memnun edecek seviyeye gelmemiştir. Bu sebepten kaşlarını çatmıştır.

Hilâl, yurdumuzun düşmanlar tarafından işgal edilmesine engel olunmadığından “Türk milletine küskündür.” Küskün ve kırgın olan kişiler bilindiği gibi aynı zamanda öfkelidirler de; parlamak, çatmak için fırsat kollarlar. Oysa Türk milleti, tarih boyunca istiklâl ve hürriyet için; bayrağın dalgalanması için canını bile vermekten çekinmemiştir. Bu da istiklâl ve hürriyetin sembolü olan ‘hilâl’e kurban olmak demektir. Kurban ancak Allah’a yakın olmak için kesilir. Kurbanlık hayvanlar da bu uğurda canlarını verirler. Allah için candan olurlar. Biz ise fert olarak, Türk devleti, Türk milleti için şehitler vermiş, evlâtlarımızı vatan, istiklâl uğruna kurban etmişsizdir. Bu, bir imanın, bir inancın eseridir. Şair burada bayrağa seslenirken Allah’a yakarmaktadır. Bir başka şiirinde olduğu gibi Allah’tan Türk milleti için yardım istemektedir.

Yarab, bu uğursuz gecenin yok mu sabahı? Mahşerde mi bîçarelerin, yoksa felâhı!

derken, içinde bulunduğu psikolojik durumu; Türk milletinin Allah’a niyazını dile getirmektedir. Bu da “hilâl”in gülmesi dileğidir. Bayrağın gülmesi için ancak düşmanların yurttan atılması gereklidir. Düşman, her girdiği yerde Türk bayrağını gönderden indirip yerlere atmış, çiğnemiş; yırtmış, yakmıştır. Türk milletinin hürriyet ve istiklâli, haysiyet ve şerefi çiğnenmiştir. Düşman kendinden beklenen vahşeti göstermiştir: Kişilerin namusu lekelenmiş, ırzına ve malına tecavüz edilmiş, çoluk çocuk, yaşlı kadın, ihtiyar denmeden canına kıyılmıştır. Allah’ın yardımı, milletin olağanüstü gayreti ile yurdun temizleneceği gün yakındır. Herkes bu inancı taşıdığından, “hilâl”in dargın, küskün durması yersizdir. O böyle dargın durmaya devam ederse onun uğrunda dökülen kanlar helâl olmaz. Hem uğruna kan dökülsün, can verilsin hem de “hilâl”in yüzü gülmesin; bu Türk bayrağına yakışmaz.

Burada dolaylı olarak Allah’a yalvarma söz konusudur. Çünkü “kurban” ancak Allah  için olur. Türkler Müslüman olduktan sonra hep İslâmiyet’i korumak, kollamak ve yaymak için çalışmışlar; cihat yapmışlardır. Türk’ün kahramanlık dolu mücadeleci ruhu, İslâmiyet’in “cihad” kavramı ile kaynaşınca büyük fetihler gerçek olmuş, şehit olunan yüce değer; Allah’ın ismini yüceltmek, İslâmiyet’i yaymak, İlâ-yı Kelimetullah olmuştur. Bu “Allah yolunda kurban” olmaktır. “Allah’ın kahraman ırkımıza gülmesi”, zafer için yardımını esirgememesidir. Bu mısra bir dua niteliğindedir. Zaten celâllenmek Allah’a mahsustur, Zat-ı Zülcelâl odur.

 “Hilâl”in bayrağımızdaki sembollerden biri olmasının yanında tarihi değeri de vardır. Bu konuyu yeteri kadar açıklayabilmek için Eski Türk kozmogonisine bakmak gerekecektir. Eski Türklerde “ay, bir kayık içinde” tasvir edilmekteydi. Bunun anlamı da “batıdan güneş battıktan sonra, ertesi gün tekrar doğması için onu alıp doğuya götüren ay”dır. Batıdan batan güneşleri kamında toplaya toplaya kendisi bir hamile kadın gibi büyür ve en sonunda doğuya ulaşarak karnındaki bütün güneşleri doğurur. “Gün doğmak” deyimindeki “doğmak” fiilinin anlamı burada saklıdır. Bilindiği gibi yalnız canlılar doğurur veya doğar. Bu sebeple Eski Türkler “ay”a dişilik vasfı yükleyerek “Ay Ana” demişlerdir. Bu ilkel inancın Müslüman olduktan sonra da Türkler arasında yaşadığını varsaymak ileri bir fantezi olmasa gerektir. Ki Türkler işte bu kutsallıktan istifade ederek İslâm takviminden gelen “ay” ve “hilâl” kavramlarına samimiyetle ısınmışlardır. Hristiyan Avrupa devletlerinin Haçlı saldırılarına karşı mücadele veren Türk hakanlarının savunduğu nizam için “hilâl” sembol olarak kullanılmıştır. Bu savaşlar hep “Haç” ile “Hilâl”in mücadelesi şeklinde olmuştur.

Bayrağımızdaki “hilâl”in bir de manevî cephesi vardır ki Dr. Emin Işık, bu konuda şöyle bir değerlendirme yapıyor:

“Allah, hilâl ve lâle...” Her üç kelimenin de “ebced hesabı” ile sayı değeri 66 eder. 0 hölde bu kelimeler gerektiğinde birbirlerinin yerlerine kullanılabilirler. Nitekim Allah adının yüceltilmesi namına açılan bayrak üzerinde “Allah’ın birliği” inancına sembol yapılmıştır... Osmanlı Türkleri, dini konularda “Hilâl”i, askeri konularda da “Lale”yi sembol ve amblem olarak kullanmışlardır. Cami kubbelerine, minare alemlerine “Hilâlller” kondururken saray ve kışla kubbelerini “Lale” motifleriyle donatmışlardır.[9]

Görüldüğü gibi “hilâl”in tarihimizde maddî ve manevî bakımdan büyük bir değeri vardır. İşte bayrağımızdaki “hilâl” de bu tarihi kaynaklardan alınmıştır.

Bu dörtlükte geçen “ırk” kelimesi istilâcı güçlere karşı Türk milletinin ortak tepkisini anlatmak için kullanılmıştır. Almanlarda olduğu gibi üstün ırk nazariyesinin bir sonucu olarak, kendi ırkını, bütün ırklardan üstün görmek anlamında kullanılmamıştır. Zaten Mehmet Âkif, hiçbir yönü ile ırkçı değildir. Avrupa’nın Türk dünyasına karşı yaptığı saldırıların karşısında var olan bir milletin düşüncesini, mücadelesini anlatmak bakımından kullanılmıştır.[10]

Son mısrada kullanılan “Hak” kelimesi üç ayrı anlamda olmak üzere özel olarak seçilmiştir. Birinci gerçek varlık olan Allah’ın “doksan dokuz ismi”nden birisidir. Diğerleri ise adalet ve hukukun uygulanması anlamlarındadır: Allah, Adalet, Hukuk. Allah, doğruluğu emrettiği, doğruyu sevdiği, doğruların yardımcısı olduğundan Türk milletine karşı haksızlık eden, haksız olarak yurdunu işgal eden düşmanlara karşı Türk milletini muzaffer kılacaktır. Türk milletine hakkı olan hürriyet ve istiklâli verecektir. Bu, Türk milletinin en tabii hakkıdır. Türk milleti, doğruluğu, hak gözetmeyi, adaleti sağlamayı; haksızlığa karşı durmayı, haksızlığı ortadan kaldırmayı ibadet edercesine savunur. Bu kadar doğruluk ve hak gözetme taraftan olan bir milletin, hürriyet ve istiklâl hakkı olmak gerekir. Her iki hâlde de Allah, Türk milletine hürriyet ve istiklâlini verecektir. Türk bayrağının, çehresini çatıp küskünlük göstermesi yersizdir. Kahraman Türk milletine biraz olsun gülmelidir.

Bu kıtada ortaya atılan düşünceyi, şairin Kastamonu’da Nasrullah Camii’nde verdiği vaazdaki manzum duada aynen bulabiliriz. Safahat’ın ikinci kitabı olan “Süleymaniye Kürsüsünde” şiirinin son kısmı olan dua, Nasrullah vaazından bir kaç ay sonra şairin kaleminde,

Çatma, kurban olayım çehreni ey nazlı hilâl!

Hakkıdır, Hakk’a tapan, milletimin istiklâl.

şeklinde vücut bulmuştur. İstiklâl kavramı ile hak ve Hak kavramları arasında bir münasebet kurmuştur. İslâmiyetin en belirgin özelliklerinden birisi, adalete üstün bir değer vermiş olmasıdır. Milletler, yüce ve kutsal değerlere inandıkları ve bağlandıkları takdirde istiklâle hak kazanmışlar demektir.

*

Bu kıtanın ana düşüncesi, doğru ve doğruların yardımcısı olan Allah’a bağlanan ve güvenen Türk milletinin hür ve müstakil yaşaması en tabiî hakkıdır.

*

Ey bayrağımın üzerindeki sembollerden birisi olan nazlı hilâl? Sana kurban olayım, yalvarıyorum; çehreni çatıp bize dargınlık, küskünlük işaretleri vermektesin, bundan yaz geç; bir kerecik olsun gül. Sendeki bu şiddet ve öfkenin sebebi nedir? Anlayamıyoruz. Senin uğrunda kanını, canını seve seve harcayan kahraman milletime öyle şiddet ve öfke ile değil güler yüzle, sevgi ile bak. Eğer bu güler yüzlülüğü, senin yoluna kurban olan, canını veren milletimden esirgersen senin yolunda döktüğümüz kanlar, verdiğimiz canlar helâl olmaz. Benim milletim Allah’a inanır, Allah’a ibadet eder. (Allah’a kulluk eder.) Yani Müslüman’dır. Köklü bir inanç sahibi olan ve hürriyetini korumak için vatanı uğruna canını vermekten çekinmeyen milletimin hür ve müstakil yaşaması en tabiî hakkıdır.

 

3.KIT’A

Ben ezelden beridir hür yaşadım, hür yaşarım.Hangi çılgın bana zincir vuracakmış? Şaşarım!Kükremiş sel gibiyim: Bendimi çiğner, aşarım;Yırtarım dağlan, enginlere sığmam taşarım.Ben, ezelden beridir, hür yaşadım, hür yaşarım. Bana hangi çılgın, zincir vuracakmış? Şaşarım! Kükremiş sel gibiyim: Bendimi çiğner, aşarım; dağları yırtarım, enginlere sığmam, taşarım.

Ezel: Başlangıçsız; başı, öncesi olmamak, (insanlar için) ruhların yaratıldığı zaman.

Hür: Esir olmayan, köle olmayan; başkalarının baskısı, mutlak emri altında olmayan; iş ve hareketlerinde kendi iradesini ve yetkisini kullanabilen kişi,

Çılgın: Aklını kaybetmiş; hareketlerini kontrol edemeyen; çıldırmış, delirmiş, delice hareketler yapan.

Zincir vurmak: (Mecaz) Köle etmek, esir almak, hürriyetini elinden almak, (yurt) istil etmek.

Şaşmak: Hayrete düşmek, akıl erdirememek, anlamakta güçlük çekmek.

Kükremek: (Mecaz) Coşup taşmak; kabına, yatağına sığmamak, engel tanımamak.

Bent: Suyun akmasını engellemek, toplamak veya başka bir mecraya yöneltmek için yapılan set.

Engin: 1) Çok geniş, ucu bucağı belirsiz, göz alabildiğine uzanan alan. 2) Yer yüzündeki alçak ve çukur alanlar.

Sığmak: (Bir şeyin) içine girebilmek, hacmi uygun olmak.

Taşmak: Bulunduğu yere hacim bakımından sığmamak; artıp dökülmek, (mecaz) coşmak.

Yırtmak: Bir şeyi parçalara ayırmak; (herhangi bir kesici alet olmaksızın) eli ile tutup asılarak bölmek, parçalamak.

Ben kelimesi ile kastedilen Türk milletidir. Burada parça- bütün ilişkisi vardır. Parçası söylenerek bütünü kastedilmiştir.

*

Bu dörtlükte hürriyet kavramı ele alınmaktadır. Şairin ben diye sözünü ettiği Türk milletidir. Parça-bütün ilişkisi içinde mürsel mecaz sanatı yapmıştır. Türk milletinin yerine konuşuyor. Türk milletinin duygu ve düşüncelerine tercüman oluyor. Türk milleti tarihin bilinen en eski çağlarından beri hür ve müstakil yaşamayı kendine ilke edinmiştir. Şair, birinci mısradaki düşünceyi bir başka şiirinde şöyle ifade ediyor:

Doğduğumdan beridir âşıkım istiklâle, Bana hiç tasmalık etmiş değil altun lale.

Son zamanlarda Türk milletini hürriyetinden mahrum etmek isteyenler olmuştur. Bunlar akıllı değildir; çılgındır, delidir. Hareketlerini akılları ile kontrol edemiyorlar. “Zincir” esaretin sembolüdür. “Zincir vurmak” esir etmek, hürriyetini elinden almak; memleketini elinden almak demektir. Tarihi şan, şeref, zafer; adaletsizlikleri, haksızlıkları ortadan kaldırma; mazlumun hakkını koruma; kendi hâkimiyetini elinde tutma gibi yüce değerleri koruma mücadelesi ile dolu bir milletin esir edilmeye çalışılması, “büyük delilik”tir. Eğer bunu yapanlar bir de akıllı geçiniyorlarsa, onlara şaşmamak elde değildir. Onların bu hareketlerine akıl erdirmek çok güçtür. Şu bilinmelidir ki, Türk milletinin hürriyetine engel olunmaya başlanınca o, bir kükremiş sel gibi coşar. Önüne çekilen bendi sel nasıl çiğner, nasıl aşarsa Türk milleti de hürriyetine konulan engeli öyle dinlemez, aşar. Burada selin engel tanımayışı yönü ele alınmıştır; yıkıcılığı, tahrip ediciliği değil. Türk milleti tıpkı bu özellikteki sel gibidir. Millî mücadelede, bu şiirin yazıldığı tarihten bir buçuk yıl sonra Afyon önlerindeki geçilmesi imkânsız gözü ile bakılan Yunan savunma hatlarını birkaç saat içinde nasıl geçip düşmanı “vatanın harimi ismetinde” iki haftada yok ettiklerini, düşünürsek, Âkif’in bu benzetmesinin çok yerinde olduğunu görürüz. Hiçbir zaman yıkıcı, başka milletleri ezerek, insanlık haklarından mahrum bırakıcı bir tutum içinde bulanmayan Türk milleti, aksine bütün insanların her türlü hürriyetini korumayı kendilerine ilke edinmişlerdir. Atatürk de mensubu olmakla övündüğü Türk milletinin bu özelliğini “Yurtta sulh, cihanda sulh!” sözü ile dile getirmiştir. Şurası hatırdan hiç çıkarılmamalıdır ki, yurtta ve dünyada barışı sağlayabilmek için çok güçlü bir devlet ve millî birlik içinde birbirine sımsıkı sanılmış fertlerden meydana gelmiş bir millet olmak gerektir.

Yırtmak, kesici bir alet olmadan eliyle tutup ikiye ayırmak, parçalamak demektir. Özellikle seçilmiş bir kelimedir. Yırtmak yerine dağların fizikî özellikleri dikkate alınarak “yıkarım” da diyebilirdi. Nitekim bu şekilde atasözlerimiz bile vardır. “Dağları başına yıkarım.” gibi. Şair daha etkili olacağını düşünerek, hürriyetimize kavuşmamıza engel olan dağ bile olsa, onu bir kâğıt veya bez parçası gibi tutar elimizle yırtıveririz, diyor.

Dağları yırtmak, İslâmlık öncesi Türk destanlarından “Ergenekon Destanı”nda vardır. Büyük bir düşman saldırısına uğrayan az sayıda Türk sam dağlar arasındaki gözden ırak bir düzlüğe sığınır. Burada tabii güvenlik içinde, düşman saldırısından azade olarak barınırlar, çoğalırlar. Bu mekân onlara dar gelir; sığmaz olurlar. Etraftaki dağlar onların hürriyetine, yaşama hürriyetine engel olmaktadır. Demirden olduğunu keşfettikleri bir dağı eriterek bir bahar günü; muhtemelen Hıdrellez veya Nevruz günü buradan çıkarlar; hürriyetlerine kavuşurlar. Bu, dağları yırtmanın bir destan ifadesidir. Ama tarihî gerçek şudur: Göktürk Devleti Çinliler tarafından yıkılınca çok az sayıda Türk dağlara çekilir. Buradaki mağaralarda barınır, kendilerini toparlarlar. Bir demirci ustanın yardımı ve onun başkanlığında oradan çıkarak Dokuz Oğuz-On Uygur Devleti’ni kurarlar.

Ergenekon Destanı şöyledir:

(Türk illerinde Göktürk oku ötmeyen, Göktürk kolu yetmeyen bir yer yoktu. Bütün kavimler birleşerek Göktürklerden öç almaya yürüdüler. Göktürkler çadırlarını, sürülerini bir yere topladılar; çevresine hendek kazdılar, beklediler. Düşman geldi, vuruş başladı. On gün vuruştular. Göktürkler üstün geldi.Bir gün bütün iller hanları ve beyleri av yerinde konuştular. “Göktürklere hile yapmazsak işimiz yaman olur.” dediler. Gün ağarınca baskına uğramış asker gibi, ağır yüklerini, kötü mallarını bırakıp kaçtılar. Göktürkler, “Bunların vuruşma güçleri bitti, kaçıyorlar!” deyip arkalarından varıp yetiştiler. Düşmanlar galip geldi. Göktürkleri öldüre öldüre çadırlarına geldiler. Çadırlarını, mallarını öyle aldılar ki bir ev dahi kurtulmadı. Büyüklerin hepsini kılıçtan geçirdiler. Küçüklerini esir edinip herkes birini alıp gitti.Göktürk Hanı İlhan’ın oğulları çoktu. Savaşta oğlu Kayan dışında hepsi öldü. Kayan’ı o yıl evlendirmişti. İlhan’ın Tukuz adlı bir de yeğeni vardı. Bu ikisi de birinin eline düşmüştü. On gün kadar esirlikten sonra bir gece ikisi kadınlarıyla birlikte atlara binip kaçtılar. Yurda geldiler. Düşmandan kaçıp gelen hayvanlardan çokça buldular. “Eğer ile varalım desek, dört taraftaki illerin hepsi bize düşman. İyisi odur ki dağların içinde insan yolu düşmez bir yer izleyip oturalım.” deyip dağa doğru sürülerini sürüp gittiler. Geldikleri yoldan başka bir yolu olmayan bir yere vardılar. Bu yol öyle bir yoldu ki bir deve, bir at bin güçlükle yürüyebilirdi, eğer ayağını yanlış basacak olsa uçuruma yuvarlanıp parça parça olur.Vardıkları yerde akarsular, kaynaklar, türlü otlar, meyveli ağaçlar, türlü türlü av hayvanları vardı. O yeri görünce Tanrı’ya şükürler kıldılar. Hayvanlarının, kışın etini yediler, yazın sütünü içtiler, derisini giydiler. O yere Ergenekon adını koydular. Burada bu ikisinin çocukları çoğaldı. Kayan’ın evlâdı çok oldu. Tukuz’unki ondan az oldu. Kayan’ın çocuklarına Kayat dediler. Tukuz’un çocuklarına iki ad koydular: Bir grubuna Tukuzlar, diğer grubuna da Türülken dediler. Çok yıllar Ergenekon’da kaldılar, çoğaldılar; enine boyuna uzayıp yayıldılar. Kendileri ve sürüleri o kadar çoğaldı ki Ergenekon’a sığmaz oldular. Bu sebepten bir yere toplanıp oturup konuştular. Dediler ki: “Atalarımızdan işitmiştik, Ergenekon’un dışında geniş yerler, güzel yurtlar varmış. Bizim yurdumuz eskiden o yerler imiş. Dağların arasından yol bulup göçüp çıkalım. Her kim bize dostum derse onunla görüşelim, dost olalım. Düşmanlarla dövüşelim.” Hepsi bu sözü beğenip çıkmak için yol aradılar, bulamadılar.O zaman bir demirci dedi ki: “Burada bir demir madeni var. Yalın kata benziyor. Şunun demirini eritirsek bir yol olur.” Gidip o yeri gördüler. Bu fikri de uygun buldular. Dağın geniş yerine bir kat odun bir kat kömür yığdılar. Böyle yetmiş kat yaptılar. Dağın üstünü, arka yanını, beri yanını böylece doldurduktan sonra yetmiş deriden yetmiş körük yapıp yetmiş yerden ateşe verdiler, körüklediler.

Tanrı’nın gücü ile ateş kızdıktan sonra demir dağ eriyip akıverdi. Yüklü deve çıkacak kadar yol oldu. O günü, o ayı, o saati belleyip dışarı çıktılar. O günden beri Göktürklerde adet olmuştur; o günü bayram sayarlar: Bir demiri ateşe salıp kızdırırlar. Önce han, bunu kıskaçla tutup örse koyar, çekiçle döver. Ondan sonra beyler de öyle yaparlar. Bu günü mukaddes bilirler. Ergenekon’dan çıktıkları zaman Göktürklerin hakanı, Kayan soyundan Börte-Çene idi. Bütün illere elçi gönderip Ergenekon’dan çıkıp geldiklerini bildirdi. Buna bazıları sevindi, bazıları da üzüldüler. Gök-Türkler eski düşmanlarıyla savaştılar, yendiler. Böylece atalarının öcünü a1dılar.”[11]

Bu destanda sözü edilen olayların benzeri Millî Mücadelemizdir. Bin yıllık Müslüman Türk toprakları, düşmanlar tarafından işgal edilip paylaşılınca; silahsız, cephanesiz, yiyeceksiz kalan Türk milletinin özünden çıkan bir avuç kahramanın Ankara’da toplanarak yürüttüğü faaliyetlerle kurtuluşu gerçekleştirdiği malumdur. Ankara’yı bu yönüyle Ergenekon saymak, her halde pek abartılmış bir benzetme olmayacaktır. Türk’ü esaret altına almak isteyen düşman orduları, oradan sevk ve idare edilen Türk ordusu ile imha edilmiştir. Millî Mücadele Ankara’sını, aynı zamanda Peygamberimizin hicret ederek stratejik mevki olarak kullandığı Medine’ye benzetebiliriz. Devlet gücü, başkent olan İstanbul’da hâkim olamayınca, millî irade olarak Ankara’ya hicret etmiştir.

Bu kıtada geçen şu kelimeler birbirini çağrıştıran kavramlar taşır: Hür-zincir vurmak, kükremiş sel-bendini çiğnemek, aşmak, dağları yırtmak-enginlere sığmamak-taşmak. Hepsi de hürriyete tahdit konulması ve bu tahdidin kaldırılması ile ilgili iki zıt fikrin ifadesidir.

Ben ile kastedilen Türk milletidir. Parça söylenip bütün ifade edilerek mecaz sanatı yapılmıştır. Düşman çılgına benzetilmiştir. Kükremiş sel gibiyim ifadesinde engine sığmama, taşma, dağları yırtma yönleri ile benzetme yapılmıştır. Bu ifadelerde ayrıca mübalâğa sanatı vardır. Dağları yırtmak sözünden Ergenekon Destanına telmih vardır. Zincir vurmak bir deyimdir. Vurmak kelimesi mecaz anlamı ile kullanılmıştır; takmak, bağlamak anlamı taşır.

Dörtlükteki temel düşünce, hürriyet uğrunda, Türk milletinin her engeli aşma inancı ve azmi ile dolu olduğudur. Türk milletinin gönlünde taşıdığı hürriyet aşkı, engin denizler gibidir; coşkun seller gibidir.

*

Benim milletim, yani Türk milleti, yaratılalı beri hür yaşamıştır. Bundan sonra da hür yaşamak isteğinde kararlıdır. Bu kararından vazgeçirmek, yani başkalarının esareti altında yaşamaya zorlamak mümkün değildir. Onu hürriyetinden etmek, esir yaşamaya zorlamak akıllı bir insanın tasarısı olamaz. Bunu düşünene çılgın demek gerekir. Türk milletini esaret altına almaya kalkışan çılgın bile olsa bu davranışına şaşmamak elde değildir. Böyle bir çılgın çıkıp da hürriyetini elinden almaya kalkışacak olursa Türk milleti bir sel gibi kükrer, coşar; önündeki bu hürriyet engellerini yıkar, yok eder. Hatta bir çukura doldurulmuş, etrafı sarp dağlarda çevrili su gibi esaret vasıtaları ile kuşatılmış olsak bile biz Türkler, dağ gibi engelleri parçalar yine de hürriyetimize kavuşuruz. Benim atalarım geçmişte dağları bile eritip dışarıya çıkmışlar, yeryüzüne taşmışlardır. Bugün de aynı şeyi yapabilir, dağlarca engelleri yırtabiliriz.

4KIT’A

Garb’ın afakını sarmışsa çelik zırhlı duvar;Benim iman dolu göğsüm gibi serhaddim var.Ulusun, korkma! Nasıl böyle bir imanı boğar,“Medeniyet!” dediğin tek dişi kalmış canavar?Garbın afakını çelik zırhlı duvar sarmışsa; benim, iman dolu göğsüm gibi serhaddim var. “Medeniyet” dediğin tek dişi kalmış canavar ulusun, korkma: Böyle bir imanı nasıl boğar?

Garp: Batı. Avrupa devletleri. Dünyanın teknikçe gelişmiş ülkeleri. 18. yüzyılda İngiltere’de başlayan sanayileşme ile birlikte Avrupa devletleri ile Amerika, Rusya, Japonya gibi devletler teknik üstünlüğe sahip olmuşlar, çoğu dünyanın uzak yerlerinde sömürgeler edinmişler ve ekonomik bakımdan çok iyi bir seviyeye gelmişlerdi. Mehmet Âkif’in batı diye bahsettiği durum “onların insanlık dışı” tutumlarıdır. Parçasını söyleyerek bütünü kastettiğinden mürsel mecaz sanatı yapmıştır.

Afak: Ufuklar. Şair, bu kelimeyle batı ülkelerinin semalarını kastetmiştir. Parça-bütün ilişkisi dolayısı ile mürsel mecaz yapılmıştır.

Sarmak: Kuşatmak, çevirmek, çevrelemek, kaplamak, koruyucu ile kuşatmak.

Çelik: Çok sert demir. Yüksek fırınlarda eritilerek içine karıştırılmış bulunan çok az miktardaki karbon ile alaşım hâline getirildikten sonra aniden soğutulmakla elde edilen çok sert demire verilen isimdir. Kesilmesi, delinmesi veya bükülmesi mümkün değildir. Çok sert darbe ve yüksek güç uygulanarak ancak kırılabilir.

Zırh: Silah darbelerinden korunmak için giyilen demir tel veya levhadan yapılmış elbise. Savaş gemilerini, devlet büyüklerinin araçlarını kaplayan kurşun geçirmez levha.

Duvar: Taş, tuğla, kerpiç ve harç ile örülerek bir binanın dış tarafında meydana getirilmiş engel. Genellikle soğuk, sıcak, yağmur, kar, rüzgâr gibi tabiat şartlarından korunmak için yapılır. Aynı zamanda duvarlar bina halkının barınmasını ve dış tehlikelerden korunmasını sağlar. Mecaz olarak da engel, mani anlamlarında kullanılır.

Ben: (Mürsel mecaz olarak) parça-bütün münasebeti dolayısı ile Türk milleti kastedilmiştir.

İman: 1) Kesin olarak inanmak, haber vericinin haberinin doğruluğunu kabul etmek ve onu yalanlamamak. 2) Allah’a inanma. Dinimizde Amentü’nün altı esası ile iman edilecek hususlar kesin olarak bildirilmiştir.

İman dolu olmak: Kuvvetli bir imana sahip olmak ve günlük hayatında bunları tavizsiz olarak yaşayıp uygulamak.

Göğüs: Vücudun karın ile boyun arasındaki kısmı, kalp ve akciğer gibi önemli hayati uzuvlar burada yer alır. Mecaz olarak gönül yerine de kullanılır. Zaten gönül kelimesinin en eski anlamı göğüs demektir.  Bu yüzden imanın korunduğu yer kalp (gönül, yürek) olarak kabul edilmiştir. Dolayısı ile de şairlerimiz tarafından kalbin bulunduğu göğüs kafesi, dini hayatın özünün konduğu mekân olarak değerlendirilmiştir. Kur’anıkerim’de Kıyamet günü Allah’ın huzuruna “Selim bir kalp ile gelenler, müstesna bir yere sahiptirler. ” (Şura, 89) Hz. Musa, “Rabbim göğsümü aç!” (Taha, 55) diye dua etmiştir. Peygamberimize ise “Senin gönlünü açmadık mı?” (İnşirah, 1) denilmiştir. Buna benzer kabullerden dolayı şair, “iman dolu göğüs”ten söz ediyor. Sağlam ve köklü bir imana, İslâm yaşayışına sahip bulunduğunu, Türk milletinin İslâm’ın savunucusu olduğunu belirtiyor.

Serhat: Hudut, sınır, sınır boyu; iki devlet toprakları arasındaki sınır. Devletler bu sınırlarını korumak için büyük gayret sarf ederler. Bu sınırlar bir binanın dış duvarları gibidir. O ülke vatandaşları, bu sınırlar ne kadar iyi korursa o kadar güvenlik içinde bulunurlar. Zamanımızda bu sınırlar yalnızca kara sınırı olarak değerlendirilmemektedir. Hem hava hem de deniz sahası olarak önem taşır. Denize kıyısı olan ülkeler kara suları adı altında kıyıdan belirli uzaklıktaki bir deniz alanını güvenlik ve yararlanma bölgesi olarak korurlar.

Boğmak: Boğazını sıkarak nefes almasını engellemek suretiyle öldürmek, yok etmek.

Ulumak: Köpek ve kurtların uzun ve acı acı bağırması. Bu sesten insanlar ve hayvanlar çok tedirgin olur.

Korkmak: Kaygı duymak, endişelenmek.

Medeniyet: Bir topluluğun, hayat tarzı, bilgi seviyesi, sanat gücü, teknik alandaki gelişmişliği, maddî ve manevî varlığı ile ilgili vasıfların bütünü veya bu alanlardaki ileri olma hâli.

Demek: Adlandırmak, ad vermek, nitelendirmek.

Tek: Bir tane.

Diş: İnsan ve hayvanlarda yemek, parçalamak, öğütmek için ağızlarında bulanan sert kemiksi organlar.

Tek dişi kalmak: İhtiyarlamak, dişleri dökülmüş olmak, Çok görmüş geçirmiş, tecrübeli, kurnaz olmak.

Canavar: Yırtıcı, vahşi, cana kıyan hayvan. (Mecaz) Her şeyi yok eden, kan dökmekten hoşlanan insan.

*

Bu kıtada Türk’ün hürriyet ve istiklâl hakkının verilmesi inancını taşıyan görüşü ile Avrupa’nın “Medeniyette ileriyim; o halde her şey benim hakkımdır.” diyen görüşü karşılaştırılmaktadır. Bu amaçla savaşan iki taraf mukayese ediliyor. Maddî güç ile manevî güç tartılıyor. Batılı ülkeler, maddî üstünlüklerine güvenerek Türkiye’ye saldırmışlardır. Onların maddî üstünlüklerine karşı Türk milletinin hiçbir zaman sarsılmayan manevî güçleri, imanları vardır. Türk milleti bu inancı sayesinde, maddî bakımdan çok güçlü olan saldırgan ve sömürücü Avrupa devletlerini alt edecektir. İnsanı, üstün kılan şey maddî güçten ziyade maneviyatıdır.

Millî şair Mehmet Âkif ve İstiklâl Marşı, bu dörtlükten ötürü pek çok ve haksız tenkitlere uğramıştır. Bu, İstiklâl Marşı’nın yazıldığı zamanki Türkiye’nin ve dünyanın durumunu bilmemenin veya bilmezlikten gelmenin ürünüdür. 17. yüzyılda başlayan sömürgecilik hareketleri geçen 19. asır sonlarında ve geçen asrın başlarında en üst seviyeye ulaştığı gibi en yoğun hacmine kavuşmuştur. Bunun kaynağı ise kendi menfaatleri doğrultusunda geliştirip uygulamaya koydukları dünya görüşleridir. Avrupa’nın medeniyet anlayışı kendi egoizmlerinin çevresinde kurumlaşır. Demokrasi, hürriyet, insan hakları gibi yüce ve kutsal kavramların hukukî özünü kendileri için kullanırken, kendi bencil dairelerinin dışındaki milletleri daima kandırırlar. Bu insanî kavramları, kendi millî çıkarları, dünya hâkimiyeti siyasetleri için değişik biçimlerde yorumlamaktan çekinmezler. Bunun örneğini çok yakın zamanda iki ayrı şekilde farklı coğrafyalarda, farklı çıkarlar doğrultusunda nasıl şekillendiğini gördük: Batı devletlerinin özellikle Amerika’nın menfaatlerine halel gel